5 Aralık 2011 Pazartesi

ARAF (Öyküm)

MÜZİK: Robert Haig Coxon_( Beyond Infinity)
NOT: İsterseniz yukarıdaki videoya tıkladıktan sonra aşağıdaki yazıyı okuyabilir, müziği fonda hafif ses ile okurken dinleyebilirsiniz. Ya da yazıyı okuduktan sonra da videoya tıklayarak müziği sonra da dinleyebilirsiniz. 

      Size bir öykü anlatmayacağım. On yıl kadar önce yaşadığım bir gerçeği anlatacağım. Beni derinden etkileyen, gözlerimi açan ve hayatım boyunca unutmayacağım olağan dışı deneyimimi…
      Evet, on yıl kadar önceydi. O dönemler mesleğimde hiç ama hiç mutlu değildim. Çünkü amirimle anlaşamıyor, uyumlu çalışamıyordum. Üstelik olağanüstü bir şekilde gayret göstermeme rağmen…Mesaiye her gün “Acaba bugün hangi olumsuzlukları yaşayacağım?” diye endişeyle başlıyor, her akşam da mesainin bir an önce bitmesini istiyordum. Akşam olunca da o gün ne kadar moral bozucu geçse de unutmaya çalışıyor ve bu birkaç saatlik “mola”larla kendimi avutmaya çalışıyordum. Esas anlatacaklarım bunlar değil elbet…
      Eylül ayının başlarıydı, gayet iyi hatırlıyorum. O dönemlerde uyumadan önceki zamanda hem üzülür hem sevinirdim. Üzülürdüm, çünkü yarın neler olacak diye endişe içinde olurdum. Sevinirdim, çünkü o anın hiç bitmemesini diler, o dönemde gecenin sessizliğinde, en mutlu olabildiğim çabuk geçen o zamanlarda bu dakikaların daha uzun olmasını isterdim. Bu isteğim gerçekleşti: “O Gece” oldukça uzun sürdü…
      Orada, kapalı bir yerdeydim. Karanlık sayılabilecek bulunduğum bu yeri anlamaya çalışıyordum. Ben neredeydim böyle? Her şey neden bu derece gerçekti? Bize rüyanı veya kâbusunu mu anlatmaya çalışıyorsun diyorsunuz? Yanılıyorsunuz…
      Etrafımı inceledikçe burasının devasa bir yer olduğunu fark ediyordum. Devasa bir bina? Devasa bir hangar? Devasa bir işyeri mi? Yoksa devasa bir gökdelen mi? Tam bilemedim. Yalnız çok katlı bir yer olduğunu görüyordum. Dışarıda hiçbir yeri görmediğim halde yukarı ve aşağıya doğru birçok katları bulunduğum yerden karanlık da olsa fark edebiliyordum. Derken burada bulunan insanlar olduğunu da fark ettim. Hem bir şeyler yapıyor gibiydiler, hem de yapmıyor gibi…Belki daha çok bir şeyleri bekliyor gibi. Çalışır gibi gözüken insanlara baktım…Duruyor gibi gözüken insanlara…Sıkıntılı bir hava vardı ortalıkta. Ağır, boğucu bir hava…Ortam kalabalıktı üstelik. İyi de ben burada ne arıyordum? Benim bu tanımadığım insanların arasında ne işim vardı? Bilincim mi? Rüyada veya kâbusta olmadığımı “bilebilecek” kadar açıktı.
       Sonra…sonra bir gerçeği daha fark ettim: Kesin ve net bir “gerçek”: Buradan çıkış yok. “Kesinlikle Çıkış Yok!” Bunu anladığım anda adeta çöktüm, yıkıldım, bittim. Bu yıkım fazla sürmedi: Kabul edemedim, direndim. Hayır dedim, hayır…Bu böyle olmamalı. Ben buradan çıkmalıyım. Yapacak işlerim var, ailem var, daha halletmediğim şeyler var…Hayır! Kesinlikle Hayır…Ben ölmüş olamam. Dünyaya dönmek istiyorum, dünyaya tekrar dönmek istiyorum…Sesim soluğum çıkmıyor ki bağırayım. Bağırsam ne fayda? O anda acz içinde olduğumu gayet iyi biliyorum.
        Sonra dikkatimi çevremdeki insanlara yöneltmeye çalıştım: Biliyorlar…Kesinlikle ölmüş olduklarını biliyorlar. Ortamdaki yoğun kasvetin ağırlığı ile ben de eziliyorum, biraz daha eziliyorum…Sanki bu insanlarla bir kadere ortakmışım gibi geliyor bana. Artık içimden yalvarıyorum Yaradan’a. Dünyada eksik kalan işlerimi tamamlamam lazım diyorum. Neden böyle erkenden oldu ki? Olmasın…olmasın…Biliyorum burası Araf. Dünya ile Öte Yer arasındaki ara bölge. Ben dünyaya geri dönmeliyim. Yaşadığım bu gerçeklikten dolayı adeta kahrolarak kıvranırken istediğim tek bir şey var: Yapmam gerekenler için ve eksik kalan her şey için ben yaşayayım, yaşamalıyım…
         Sonra yatağımda gözlerimi açıyorum. “Yaşadığımı” anlıyorum. Nasıl seviniyorum bir bilseniz, nasıl? Büyük bir minnet duyuyorum. Yaradan’a şükrediyorum, şükrediyorum, şükrediyorum…Yaşadığım gerçekliği özümseyebilmem için belki birkaç onlu dakika geçiyor. Kımıldamadan adeta şok olmuş vaziyette dakikalarca kalakalıyorum. Dakikalarca…Bu neydi? İçimden “Nereye gittim ben böyle?” demeye başlıyorum sonra da.
          Bu deneyimden sonra elbette hayat ve dünya işleri devam ediyor. Bu “durumu” birkaç kez hatırlayıp anlamlandırmaya çalıştıktan sonra unutuyorum. Psikolojik gerginliğimin oluşturduğu bir bilinçaltı oyunu olmalı diyorum. Başka ne olabilir ki?
         Ta ki o güne kadar: Bu yaşadığım deneyimden birkaç gün sonrasına kadar…11 Eylül 2001’de New York’ta İkiz Kulelere uçaklarla yapılan saldırıları televizyonda gördüğüm o ana kadar. O zaman, işte o zaman anlıyorum. Ben “Orada” idim: Arafta…Orada ikiz kulelerde öleceklerin ruhları ile birlikte Arafta bulundum, bulunduruldum.
          Kendime söz veriyorum: Şükredip bir daha bunu unutmamak üzere…Daha önemlisi, Araf’a veya Öte Yer'e bundan sonraki gidişimden önce, buradaki işleri bitirmem gerektiğini unutmamak üzere bir söz… 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder